Mustafa Erdoğan

 

Isodora Duncan dans kuramını oluştururken yönünü Ege’ye dönmüştü. Amerika’da yaşayan bu İrlandalı kadın, ruhunu çelen Akdeniz düşlerinin ardından batıdan doğuya doğru savrulurken, Klasik Bale’nin en görkemli dönemini kapatmasına çok az bir sure kalmıştı. O’nun geçtiğimiz yüzyıl başında kendi bedeninde duyumsadığı başkaldırı güdüsü, tarihsel ifadesini bizim şu an üzerinde yaşadığımız topraklarda buluyordu sanki. Masmavi, düşsel bir yolculuktu onunkisi.

Akdeniz’de yaşayan uygarlıkların danslarını görmek için özgürlüğün, bereket, tutkunun şarabın ve aşkın tanrısı Dionizos’tan gelen sese kulak kabarttı. “Dans Dionizos’a varmaktır” derken Ege’deki adaları geziyor, dansın büyülü çağrısına uyarak bize miras kalan tüm tarihsel kabartmaları inceliyordu. Her hasat sonunda Dionizos için yapılan törenlerin kalıntılarında, figürler ve koreografik esintiler yakalamaya çalışıyordu. Anadolu topraklarının merkezini oluşturduğu rengarenk bir coğrafyada bedensel özgürlüğün ilk şifrelerinin, ilk adımların ilk ritüellerin burada yaratıldığını gördü. Onunki düşsel bir yolculuktu kuşkusuz, ancak doğru kaynağa yönelmişti. Ondan sonra gelen herkes kendi dansında bir parça Isadora aradı belki de. Şimdilerde ise biz kaynağına akan bir ırmak gibi, bekli de Isodora’nın ayak izlerini takip ederek, ateşin ilk yaratıldığı topraklarda, tekerleğin ilk döndüğü coğrafyada, Nemrut’un tanrı kralı Antiakos’un bakış açısı ile Mezopotamya’nın, Anadolu’nun ve Akdeniz’in çağrısına uyarak tutkunun, hırsın, coşkunun ve barışın dansını yaratmak istiyoruz.

Rotamız aynı rota, ancak bu kez ırmak kaynağına akıyor. Dionizos tören alayındaki sirenlerin ve satirlerin figürlerini, halk dansları adımlarında buluyoruz . İki bin yıllık bir Ege buluntusundaki dans adımına, evrensel anlatımına yakın bir sıcaklıkla yaklaşıp kendi topraklarımızı görmeye çalışıyoruz. Çok kuvvetli bir duygunun peşindeyiz, çizgi kovalıyoruz. Önce savrulup sonra doğru yeri buluyoruz. Biz bir Türkiye dansı istiyoruz.

İnsanlığın kendini her alanda ilk kez ifade ettiği yerde, ilk dansın siluetinin peşindeyiz. Bir tür iz sürücüyüz anlayacağınız. Binlerce kez üzerinden geçtiğimiz yolun yeni yeni ayırtına varıyoruz. Bastığımız toprak dile geliyor sanki, bin yıllık zeytin ağaçlarının yeşerdiği Ege’den Mezopotamya’daki ölümsüzlük dağına uzanıyoruz. Rehberimiz Anadolu.

Klavuzluk ediyor bize hareket hareket, nota nota, ritm ritm...
Ve hala yaşıyor. Her duygunun dansı var O’nda çünkü.

Dans için çağımızın sanatı deniyor. Çağlar öncesinin de sanatı olduğu için belki de. Bu iddiayı güçlendirmek, bu cümlenin altına taştan bir temel olmak için 100 yürek bir araya geldik, tek bir yürek gibi atan ama 100 ayrı kıvılcım gibi parıldayan bir karanlıkta yürüyoruz. Daha yolun başındayız kuşkusuz. 5 bin sene artı bir sene nedir ki Anadolu için.

Kendi bedensel devrimimiz için şükürler olsun ki kaya kabartmalarına ve stellere bakmaya ihtiyacımız yok. Yaşayan danslarımızda onlar hala varlar çünkü. Bu kutsal emanetlerimizi bir kuyumcu titizliği ile işleyip, 5 bin yıl sonra da var olduklarını göstermek istiyoruz. Onlarca davulun gümbürtüsünün yalnızca buraya özgü ritmik zenginliğinden, kıskıvrak bir üretkenliğe doğru dostça bir selam üretme peşindeyiz. Muhatabımız tüm iyiler ve tüm kötüler. Karanlık ile aydınlığın, iyi ile kötünün “binlerce yıl sağıldığı, korkunç atlıları ile parçaladığı yurdumuzun, “Ne İskender takan, ne de Sultan Murat” mağrurluğu ile el sıkışmak istiyoruz. Ana Tanrı Kybele’den bu yana yüzlerce Dionizos eskitmiş, Nuh’a beşiklik etmiş, Havva Ana’nın bile çocuk sayıldığı topraklardan Kybele’ce bir kucaklayış ile yeniçağa yeni bir Anadolu hazinesinin kapağını aralamak istiyoruz.